BİR SEVGİSELİDİR MEVLANA
Dünyayı kucaklayan sevgi seli: Mevlânâ Sevgide güneş gibi ol,
Dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol, Hataları örtmede gece gibi ol
Tevazuda toprak gibi ol, Öfkede ölü gibi ol,
Her ne olursan ol, Ya olduğun gibi görün,Ya göründügün gibi ol.
Mevlânâ Celaleddin Rumî
13. yüzyılda yaşamış bir İslâm âlimi olan Mevlânâ Celaleddin Rumi
Hazretleri, hoşgörüsü, insanlığa yaklaşımı, insan sevgisi ile tüm
insanlığa örnek teşkil etmiş,
yazdıkları ve söyledikleriyle yüzyıllar ötesine ulaşabilmiş mümtaz
şahsiyetlerdendir.
O her dilden, her dinden, her renkten insanı kucaklamasını bilmiş,
insanlığın hoşgörü ve sevgi sembolü olmuş yüce bir kamettir.
Bugün hâlâ kaynağını İlâhi ışıktan almış, sevgi, hoşgörü ve akıl
üçgeninde neşvünema bulmuş, düşünceleri dilden dile dolaşmakta,
insanlığa rehberlik etmektedir
Mevlânâ Celaleddin Rumî, peygamber edalı tebessümlerin karanlık
çağlara yansıttığı ışık kaynaklarından biridir. Onu tanıyan, onun
sevgi iklimine adım atan İlâhi aşk yolundaki çileli yolculuğa ilk
adımını atmış sayılır. Onun sevgi çemberinin bir ufak halkası olmayı
başarabilmiş olanlar kâmil insan olma, yüksek ahlâka ulaşma yolunu
bulmuş demektir.
İşte insanlığa ahlâkı, ilmi, hikmeti, sevgiyi öğreten
Hazreti Mevlânâ’nın hayatından ibret alınması gereken birkaç
hadise...
ŞU ALTINLARI ÇAMURA ATIN
Günlerden bir gün devrin Selçuklu sultanlarından biri kabul etmesini
arzu ederek Hazreti Mevlânâ’ya birkaç kese altın göndermişti.
Hazreti Mevlânâ’nın talebelerinden biri altınları alıp Hazreti
Mevlânâ’ya arz edince, Mevlânâ talebesine döndü ve, “Beni gerçekten
seviyorsanız bu altınları dışarıdaki çamurun içine atınız!” buyurdu.
Talebesi, Hazreti Mevlânâ’nın bu isteğini emir telakki edip, hiçbir
sual dahi sormadan yerine getirdi. Bu olaya şahit olan bazı
kimseler, çamurun içine atılan altınları toplamak için hiç vakit
kaybetmeden çamurun içine dalmışlardı.
Fakat kısa süre sonra üstleri, başları, yüzleri çamurdan görünmez
hâle geldi.
Mevlânâ, talebelerine, onların bu vaziyetlerini göstererek; “Bu
altınlar, şu gördüğünüz dünya ehlinin üstünü başını batırdığı gibi,
âhiret ehli olanların da kalbini kirletir.
Çeşitli günahlara sevk edip ibadetlerden alıkoyar.
Bunun için dikkat edilmesi gereken nokta; hırs ve tama yapmadan
kanaat üzere bulunmaktır.
Dünyada, âhiret saadeti için çalışılmalı, kazanılmalıdır.
Çünkü İslâm, insanlara faydalı olmayı emreder. Dünyadaki
saadetlerden biri de helâl kazanmak ve bu kazancını hayır ve hasenat
yaparak âhirete göndermektir.
Asıl sermaye ise ilim, amel, ihlâs ve güzel ahlâk sahibi olmaktır.”
buyurdu.
SEN YAZMAYI KABUL EDERSEN BEN DE SÖYLERİM
Mevlânâ, Konya’ya geldikten sonra Tebrizli Şems ve Kuyumcu
Selahaddin adıyla bilinen iki önemli şahsiyetle yakın dostluk
kurmuştu. Önce Şems’in Konya’dan ayrılışı; ardından Selahaddin’in
vefatı Mevlânâ’yı çok üzmüştü. Allah, çok geçmeden ona bir dost daha
gönderdi. Bu kişi, Çelebi Hüsameddin’di. Mesnevi’nin meydana
gelmesine o vesile olacaktı. Çelebi Hüsameddin, Konya medreselerinde
hocalık yapıyordu. Mevlânâ’ya bağlandıktan sonra aralarında büyük
bir yakınlık doğdu. Mevlânâ, o güne kadar gazel türü şiirler
yazıyordu. Bunlar büyük bir kitabı dolduracak kadar çoğalmıştı.
Çelebi Hüsameddin, onun daha büyük bir eser yazacak duruma geldiğini
hissetmişti.
Bu konuda onu teşvik etmeyi düşünüyordu.
Bir gün Konya’nın Meram bağlarında geziyorlar, Mevlânâ şiirler
söylüyordu. Çelebi Hüsameddin, tam zamanıdır, diyerek düşüncesini
söyledi:
- Efendim, dedi. Bugüne kadar gazel tarzında pek çok şiir
söylediniz.
Sizi sevenler, sizden yeni bir eser bekliyorlar.
Böyle
bir eser yazsanız da sizi sevenler, onu okuyarak doysalar.
Mevlânâ, aslında buna hazırdı.
Sarığının kıvrımları arasından bir
kâğıt çıkararak
Hüsameddin’e uzattı. Bu kâğıtta, Mesnevi’nin ilk beyitleri
yazılıydı.
Hüsameddin’e:
- Oku, diye buyurdu. Çelebi Hüsameddin, Mesnevi’nin girişinde
bulunan ilk on sekiz beyiti büyük bir coşkuyla okudu. Tam da arzu
ettiği gibi bir eserdi.
Okuyup bitirdikten sonra Mevlânâ’nın ellerine sarıldı.
- Efendim, dedi. Gönülden dilerim ki; bu şiirin devamını da
söyleyin.
Mevlânâ:
- Bir şartla, dedi. Sen yazmayı kabul edersen ben de söylerim.
- Buna hazırım, dedi Hüsameddin. Mevlânâ, 19. beyitten itibaren
söylemeye başladı. Çelebi Hüsameddin de kaleme aldı.
Kitap
bittiğinde cilt sayısı altıya, beyit sayısı 25.618’e ulaşmıştı.
MEVLÂNÂ’NIN AZ BİLİNEN BİR YÖNÜ:
MEVLÂNÂ MÜSPET İLİMLE DE İLGİLENDİ
Mevlânâ Celaleddin Rumî sadece dinî ilimlerle değil aynı zamanda
müspet ilimlerle de ilgilenmiş, eserlerine de bu durum yansıtılmış-
Onun özellikle Mesnevi adlı eserinde bahsettiği mevzular arasında
dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesi, atom gibi konuları
sayabiliriz. Mevlânâ, Mesnevi’sinde dünyanın kendi ekseni etrafında
dönmesi ile ilgili şunları söyler:
Dolap gibi dönüp duran gökten kıyas tut. Onun dönmesi nedendir?
-Ey gök, ne vakte dek yerin etrafında dönüp duracaksın?
Bu gökyüzü de elinde olmaksızın dönüp durmada
Yine Mesnevi’de yer alan bazı beyitlerde günümüzün bilim adamlarını
dahi şaşırtacak biçimde atmosferi bir yumurtanın beyazına, dünyayı
ise bu yumurtanın sarısına benzetmekte, dünyanın uzayda boşlukta
durduğuna işaret etmekte, ayrıca mıknatıs ve kehribar örneğini
vererek yer çekiminin varlığına değinmektedir
Mevlânâ’nın değindiği bir diğer konu da atomdur. Mevlânâ atom için
“zerre” kelimesini kullanarak henüz yakın zamanda keşfedilen “atom,
atomun yapısı ve atomun patlaması”na gönderme yapmaktadır.
Mevlânâ’nın zerrenin (atomun) içindeki güneşin (atom çekirdeğinin)
“patlaması hâlinde her tarafın yerle bir olacağından bahsetmesi” ve
bu çekirdeği de “kuzu postuna bürünmüş aslan”a benzetmesi oldukça
ilgi çekicidir.
MEVLÂNA
1207 yılında Türkistan’ın Belh şehrinde doğdu. Asıl adı Muhammed
Celâleddin’dir. Mevlânâ ismi ona sonradan verilmiştir. Rumî denmesi
ise Anadolu’ya göç etmesiyle ilgilidir. Mevlânâ, Moğol tehlikesi
sebebiyle ailesiyle birlikte Selçuklular devrinde Anadolu’ya göç
etti ve önce Karaman’a, ardından Konya’ya yerleşti. Devrinin ünlü
hocalarından dersler aldı. Kendini çok iyi yetiştirdi. Ardından
dersler vermeye başladı. 1244 yılında Tebrizli Şems isimli bir
dervişle tanıştı. Bu tanışma, Mevlânâ’nın bütün hayatını değiştirdi.
17 Aralık 1273 yılında, 66 yaşında Konya’da vefat etti. Mevlânâ’nın
Allah sevgisini dile getiren şiirleri, vaazları ve mektupları şu
kitaplarda toplanmıştır: Mesnevi, Divân-ı Kebir, Fihi Mâfih, Mecalis-i
Seb’a, Mektubât...
— Her ne olursan ol; ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol
— Dert; Allah’ı gizlice anmana vesile olacaksa tüm dünya malından
yeğdir.
Dertsiz dua soğuktur. Dertli dua gönülden, aşktan gelir.
— Kötü yaratılışlı kişiye ilim ve fen öğretmek, yol kesen eşkıyanın
eline kılıç vermeye benzer.
— Allah’tan edebe muvaffak olmayı dileyelim.
Edebi olmayan kimse Hakk’ın lütfundan mahrumdur.
— Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok.
Nice elbiseler
gördüm, içinde insan yok.
— Yarın yaparım deme. Nice yarınlar geçti.
Ekin zamanı tamamıyla
geçmesin; dikkat et!
Mevlana'nın en beğendim sözleri şunlar:
Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol.
Şefkat ve merhamette güneş gibi ol.
Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol.
Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol.
Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol.
Hoşgörülülükte deniz gibi ol.
Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.
Gel, gel, ne olursan ol yine gel,
İster kafir, ister mecusi, ister puta tapan ol yine gel,
Bizim dergahımız, umitsizlik dergahı değildir,
Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel.
Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok.
Nice elbiseler gördüm,
içinde insan yok.
Eşekten şeker esirgenmez ama eşek,Yaratılışı bakımından otu beğenir.
Leş, bize göre rezildir ama, domuza, köpeğe şekerdir, helvadır.
O dağa bir kuş kondu, sonra da uçup gitti.
Bak da gör, o dağda ne bir fazlalık var ne bir eksilme
Kadınlar, gerçek değerini 'İslam’la bulmuştur
Sadece hanımlar değil aslında “erkek”ler de gerçek kıymetlerini ve şahsiyetlerini
İslâm’la bulmuşlardır.
Efendimiz (sallallahu
aleyhi ve sellem),
gerçek erkekliğin zorbalık, kabalık ve hoyratlıkta değil, nefsine
hâkim olmakta, civanmertlikte ve fazilette olduğunu göstermiştir.
Dinimizde, kadın aynen erkek gibi cemiyetin bir parçası olarak kabul
edilir,
görüşü alınır ve onunla istişare yapılır.
Bunun pratikte en güzel
örneğini de bizzat
Fahr-i Kâinat Efendimiz (sallallahu
aleyhi ve sellem)
vermiştir.
O ki vahy ile mueyyed Nebiler Sultani (sallallahu
aleyhi ve sellem)’dir.
Önüne gelen bütün mesele ve problemlerin çözümü doğrudan doğruya Ars-i
Azam’dan halledilmiştir. Bununla beraber O, çok defa hanımlarıyla
oturur ve bir arkadaş gibi onlarla bazı meselelerin müzakeresini
yapardı.
Vahiy ile mueyyed olan Allah Resulü’nün (sallallahu
aleyhi ve sellem)
böyle bir şeye ihtiyacı yoktu; ama O, ümmetine bir şey öğretmek
istiyordu:
Kadın, o güne kadar olduğundan çok farklı bir yere oturtulacaktı ve
iste O, bu önemli vazifeyi bilfiil temsil ediyordu.
İste bir misal. Hudeybiye anlaşması, Müslümanlara çok ağır gelmişti.
Öyle ki, kimsede yerinden kımıldayacak mecal kalmamıştı.
Bu arada Allah Resulü (sallallahu
aleyhi ve sellem),
kendisiyle hacca gelenlere, kurbanlarını kesmelerini ve ihramdan
çıkmalarını emretmişti.
Ancak sahabe, ‘Acaba verilen kararda bir
değişiklik olur mu?’ diye, meseleyi ağırdan alıyordu. Allah Resulü (sallallahu
aleyhi ve sellem),
emrini bir kere daha tekrarladı. Fakat sahabedeki ümitli bekleyiş
tavrı değişmedi.
Bu, asla Allah Resulü’ne (sallallahu
aleyhi ve sellem)
karşı bir muhalefet değildi; sadece başka bir alternatifin olup
olmadığını öğrenmekti.
Zira Kâbe’yi tavaf etmek üzere yola
çıkmışlardı.
Belki Hudeybiye anlaşmasındaki kabul edilen şartlar tatbik edilmez
de anlaşmada bir değişiklik olabilir’ diye bekliyorlardı
İki Cihan Serverı (sallallahu
aleyhi ve sellem),
sahabedeki bu durumu sezince hemen çadırına girdi.
Ve hanimi Ummu
Seleme validemizle (radiyallahu
anha)
istişare etti.
Bu ufku geniş annemiz de istişarenin hakkini vermek için fikrini
beyan etti ve su mealde sözler söyledi: “Ya Rasulallah! Emrini bir
daha tekrar etme.
Belki muhalefet eder ve mahvolurlar.
Fakat Sen, Kendi kurbanlarını kes ve onlara bir sey demeden ihramdan
çık.
Onlar verdiğin emrin kesinliğini anlayınca, Sana itaat
edeceklerdir.”
Hanımla istişare edilir mi?
Allah Resulü (sallallahu
aleyhi ve sellem)
de böyle düşünüyordu.
Hemen bıçağını eline aldı ve çadırından çıkarak kendine ait
kurbanları kesmeye başladı.
O daha birkaç kurban kesmişti ki, sahabe de kendi kurbanlarını
kesmeye koyuldu.
Çünkü artik verilen karardan dönüş olmadığını anlamışlardı.
(Buhari,
Surût 15)
(Bir aile reisi olarak aile hayatında, hanımıyla istişareye yer
vermeyen ve İslam’ın kadını esir ettiğini söyleyen talihsizlerin
kulakları çınlasın!)
Kadın haklarını müdafaa edenlerin düşüncelerinde bile kadın, hâlâ
ikinci dereceden bir varlık olmaktan kurtulmuş değildir. Oysa
dinimiz, kadına, bir bütünün yarısı nazarıyla bakmaktadır. Kadın,
öyle bir bütünün parçasıdır ki, diğer parçanın ise yaraması için
onun mevcudiyeti şarttır.
Bu parçalardan her birerleri, diğerinin
gerçek değerini bulması bakımından önemli bir esastır. Elverir ki, Rabb’ımızın koyduğu ölçülere riayet edilsin ve denge için yaratılan
bir şey dengenin aleyhinde istismar edilmesin...
Efendimiz (sallallahu
aleyhi ve sellem),
nasıl hareketleriyle kadınlara karşı lütufkâr davranıyordu;
sözleriyle de hep bu şekilde davranmayı teşvik ediyordu
. Bir
hadislerinde şöyle buyururlar:
“Mu’minlerin iman bakımından en
kusursuzu, ahlâki en güzel olanıdır.
Ahlâki en güzel olanınız da,
kadınlarınıza en güzel davrananınızdır.”
(Ebu
Davud, Sunnet 15)
Hadisleri çoğaltabiliriz.
Görülüyor ki, kadınlık O’nun nurlu
beyanlarıyla, kendi şeref ve haysiyetini garanti altına almış, o
güne kadar ayaklar altında çiğnenen, hor ve hakir bir varlık
olmaktan kurtulmuş, dünya ve ukba saltanatı kazanmıştır.
Kadınlara
güzel davranmayı Peygamberimiz
sallallahu
aleyhi ve sellem
emretti